yamuk defter

aynadakileke


Istanbul MetBlogs


Thursday, January 13, 2005

J. P. Sartre'ın "Being and Nothingness"da anlattığı bir "utanç tanımı" üzerine düşünüyorum kaç zamandır: "nesneye dönüşmenin utancı"...

"belediye bahçesinde, kestane ağaçlarının uzandığı yoldan, ortasında bir heykelin yükseldiği yeşil bir çimenliği seyretmekteyim. bunların tümü benim için varlar. ama bakıyorum, başka biri gelip orada duruyor ve beni de içine alan bir görünümü göz altına alıyor. benim için gerçek dünya olan benim tasarımım, hemen çözülüp dağılıyor ve bu çözülmeden doğan öğeler, yeni gelenin çevresinde dolanıp birleşiyor: şimdi artık ne varsa, hepsi onun için var, bu nesnelerin tümü de benim görmeme olanak bulunmayan yüzlerini bir başkasına göstermekteler. bir başkasının malı olmak için dünya beni tepip gitmekte...

ne var ki, başkası dünyayı benden ayırıp götürmekle de kalmaz, benim gerçek benliğimi, yani olmayı aklımdan geçirdiğim varlığı da rüzgara katıp götürür. ilkin, beni yargılar ve hakkımda bir fikir edinir. elbette bunu benim düşündüklerime göre değil, bedenime, o anki durumuma ya da daha çok geçmişime göre yapar. başkası için ben, ne ise ya da o zamana kadar ne oldu ise ancak o olan bir "kendinde"ye indirgenirim. çünkü onun benim hakkımda edindiği fikirde, benim olmak istediğim şey, ki bu benim varlığımı oluşturur, kesinlikle göz önünde tutulmaz.

üstelik eğer ben kendimi savunmaya geçmezsem, o ne olmamı isterse o olurum. bakışı beni sarar sarmalar ve özne olan benden bir nesne, bir araç yaratır; kendisine bakan herkesi taşa çevirme gücünü taşıyan gorgone gibi. onun çevresinde, tasarılarının gereçleri ya da engelleri gibi dizilip örülen, sadece çimenlik, heykel, bank ya da duvar değil. ben de kendimi nesneler arasında yerini almış, başkalarının ereklerini gerçekleştirmek yolunda bir araç ya da bir engele dönüşmüş olarak görürüm:

işte buradan bir utanç doğar. bir nesne olmanın, yani başkası için bağlanmış ve katılaşmış, değerini yitirmiş bir varlıkta kendimi tanımanın duygusudur bu...
utanç, şu ya da bu yanılgıya düşmüş olma durumunun ve olduğum şeyi olabilmek için başkasının düşüncesine gereksinme duymam olgusunun verdiği kendine özgü bir düşüş duygusudur."...



Friday, January 7, 2005

"Cultural and Social Aspects of Interaction Design & Information Architecture" meselesi üzerine mesai harcayacak herkesin İtalya'daki Ivrea Institute'dan haberdar olması gerektiğine inanıyorum...
Kısaca özetlemek gerekirse, Ivrea iyi işleyen bir etkileşim modeli tasarlamanın zorlukları üzerine diyor ki:

1)
Dilini anlayamadığımız her şeye ve herkese önce mesafeyle bakıp sonra da umursamamak gibi bir içgüdü geliştirmiş olanların da bunda kabahati yok değil tabii ki.
Normal insanlar olarak, birçok tasarlanmış ürünle iletişim ve etkileşim kuramıyoruz.
2)
Kullanım değeri ve mesaj değeri:
Geleneksel endüstriyel tasarım, bir ürünün işlevselliğiyle ve bir eşya olarak taşıdığı görünümle uğraşır: Etkileşim tasarımının ise daha başka noktalara da vurgu yapması kaçınılmaz:
Söz konusu tasarım ürünüyle birlikte yaşadığımız deneyimlerin ve “paylaşacağımız davranışların”, gündelik hayatımızın kalitesini artırabilir olmaları gerekir.

Hayatımızı kolaylaştıran, hayatımızın kalitesini artıran ve hayatımızı biraz daha anlamlandıran bir iletişim deneyimi yaşamak, etkileşim için iyi bir tanım.
Bunlar da bizi yeni bir estetik anlayışına götürüyor: Yani tasarımın adab-ı muaşeretine: Görünümün olduğu kadar, kullanımın ve yaşanılan deneyimin de belirleyici olduğu yeni bir tasarım estetiği… ///

Hayat ne tuhaf, vapurlar filan...:) Eylül 2001'de YKY Sanat Dünyamız dergisinin internet özel sayısına yazdığım "Dondurulmuş Konuşma" makalesi vardı tabii ki, "Bilgi Mimarisi ve İnternette Etkileşim Tasarımı" hakkında derli toplu yazdığım ilk yazıdır (Faruk Ulay'a minnet borçluyum)...




Yaklaşık sekiz dokuz ay önce ise, Etkileşim Tasarımı üzerine, "Merak gideren tasarımcı" diye bir şeyler yazmaya girişmiştim... Yavaş yavaş devamını getirme zamanı geliyor...

Merak gideren tasarımcı

İnsanların bilgi edinme hakkı ile bilgi edinme istekleri arasında gözü kara bir okyanus uzanıyor. Bu engin denize hakim korsanlar ise tasarımcılar, özellikle de görsel iletişim tasarımcıları…

Pazarlanmadığı zaman gerçekler bile hiçbir dolaşım değeri taşımıyorlar.

İzleyicileriyle, yani olası müşterileriyle kurdukları iletişimde bilgi vermeyi ya da ikna etmeyi seçenler…

Rahatlıkla okuma yazmayı unutmuş sayabileceğimiz sayısız grafik tasarımcı yaşıyor bu memleketteki yaratıcılar arasında. Görsel iletişim denilen bir meslek yaptıklarını aslında pek de önemsemediklerini gizleyen cin bakışlı gülücükler dağıtıp duruyorlar işyerlerinde.

İzleyiciyle / ziyaretçiyle kurulacak ömrü belli bir iletişimi güzelleştirmek için stratejiler geliştirmek. Zaman sezgileri keskinleştirir.

Soru: Bir tasarımın kullanım değeri nasıl ölçülür?

Birinin ihtiyaçlarını önceden hayal etmek, onun somut problemlerinin en azından bazılarına çözümler önermek, olası üslup uyuşmazlıkları için B planları hazırlamak, bir orta yol bulmak, yani ömrü belli bir orta dünya tanımlamak ve o süre boyunca orada birlikte yaşamak; sonra bunu akıllıca başkalarına duyurmak ve zamanı geldiğinde susmayı bilmek: İşte iyi bir etkileşim tasarımı…

Unutmamalı ki, “kullanılabilirlik” başka, “etkileşim” başka bir şey...

Burada tasarımcıya yardımcı olacak sihirli kelime, “davranış”. Ürünlerin, ortamların, objelerin, ilişkilerin davranış biçimlerini ve kullanım biçimlerini önceden kafamızda tanımlamamız gerekiyor.

Kişisel üslubun ya da markasal ifadenin yansıtılması, bir yol. Öte yandan, teknolojilerin hayata yedirilmesi için çalışmak da başka bir yol.

Etkileşim tasarımı neyle uğraşır:

1) Ürünlerin biçimlerini tanımlarken, davranışlarını ve kullanımlarını hesaba katmak.
2) Ürünlerin kullanımı, insan ilişkilerini nasıl yönlendirecek ve insanların anlama sürecine nasıl etki edecek, bunu önceden tasarlamak.
3) Ürünler ve insanlar arasındaki diyalogun fiziksel, kültürel ve tarihsel bağlamları üzerine düşünmek, keşifler yapmak.

Etkileşim tasarımı, bir ürünün tasarımına şu perspektiflerden bakar:

1) İnsanların bir ürünü neden ve nasıl kullanmak isteyeceklerini anlamaya çalışmak,
2) Kullanıcıların ve onların amaçlarının avukatı olmak,
3) Tasarımı oluşturan özellik ve bileşenlerin toplamının, daha fazla ve yeni bir şey (gestalt) ortaya koyduğunu unutmamak,
4) Mevcut durumun yarın ya da gelecekte nasıl değişeceğini sürekli hesaba katmak.

Etkileşim değiştirir, her iki tarafı da!

Tasarımcıda olması gereken nitelikler:

- Yeni konuları çabucak öğrenebilmek,
- Problemleri önce analiz edebilme, sonra da yaratıcı biçimde soyutlama yaparak yeniden ifade edebilmek
- Karmaşık sistemleri görselleştirip basitleştirebilmek - Kendini kullanıcıların yerine koyarak, onların ihtiyaçlarını ve isteklerini görebilmek, olaya onların gözüyle bakabilmek.
- İnsanın ve teknolojinin hem olanaklarını hem de sınırlarını anlayabilmek
- Ahlaki, amaca yönelik, yapıcı, şık ve zarif tasarım çözümleri önererek, dünyanın daha iyi ve daha yaşanır bir yer olmasına katkıda bulunmak arzusunu içinde hissetmek.

Bugün iyi bir tasarımcı olmak için, mükemmel bir görsel eğitim almış olmanın yanı sıra, insana dair tüm bilgilerin, dilin ve kültürün yapısal açılımlarını içeren sağlam bir “merak eğitimi” de gerekiyor.

Sürreal, absürd, zeki ve eğlenceli bir oyun oynar gibi; sosyal, ekonomik ve politik etkileşimlere izin verecek arayüzler hayal etmek gerekiyor...



Thursday, January 6, 2005

Kitap okumak, insanı tek başına bir sessizliğe gömer. İnsan kendini bulur: Batılı anlamda "birey" böyle doğar...

mükemmel kadın

yerini bakışlara bırakacağını bilen ses
uç uca bitişmeyen gecelerde
sekip durur ellerimizde
can havliyle kararlar buluşurdu dilimde

inanmadığında yetişkinliği kaldıramadığına
iyi müzik tutkaldır kırık kalplere
umursamadan kimseyi işaret fişeği gibi çabuk
ayrılmalıyız yaşlılığın rahatı batmadan
istenmemeyi sindirip şaşırmadan

henüz geleceğim hükmederken kendime
artlarında sinsi izcinin sessizliği
evlerinde kapıldıklarında kedere
o aklıbaşında adamlar inanmazlardı kadere

sürmeli erkek gözlerinde gizli dehalarla
yatmalıydın yanımda şu diyalektik dünyanda
şimdiki zamanın basiretsizlik gücü uyulan şeytan
kötülüğe yenilmeden bekleyeceğim seni tutunamadan

Mayıs 1997 - Ocak 2005


Tuesday, January 4, 2005

Bir bakışta gözlerinle anında hüküm verdiğin bir insanı yargısız infazla dışlayıp yok saymak, en yaygın refleks şu anda: "Dillerini" anlayamadığımız insanları küçümsüyor ve harcıyoruz!
Kapalı sistemin rehaveti, yeni iletişimler kurmamızı sağlayacak risk alma cesaretimizi alt ediyor...
Merak duygusu, hepimiz tarafından üvey evlat muamelesine mahkum ediliyor...
Bu ülkede haksızlığa uğramışlık duygusu ve "kurban kültürü" çok yaygın. Bu yüzden de, adaletin tecellisi ve haksızlığın giderilmesi ihtimali, neredeyse piyangoda büyük ikramiyenin çıkması umuduna dönüşüyor.
Herkes birbirini şikayet ediyor, ihbar ediyor ya da imkanı varsa mahkemeye veriyor. Az kötüyse, adalet dağıtma işini kendi üzerine aldığı için, çok kötüyse de ""Ya tutturursam!?" mantığıyla davrandığı için, kendi yenilmişliklerinin / başarısızlıklarının / art niyetlerinin bedelini başkasına yıkmak için fırsat kolluyorlar...

zamansız korku

sevmek zorundaysan benzemeyen gözlerimi
halime gülerim yemeğimi yarım bırakır gibi
özrüm dilimde geçmiş denizlerin tuzu

doyduğunda ölü taklidi yapar hüzün
sesini gözlerin duyar yalnızca
henüz geç değilken kaçırır mağrur bakışını
sırrım olursun
uzatılmayan o ele
sarılırım bırakırım
sesinle çağırmayı sonumu

sesimi ruhun duyar çok sonra
getirdiğim denizde uzaklaştığımda

Aralık 1996 - Ocak 2005


Sunday, January 2, 2005

Kaş - 1995

artık çok geç

                     - Bediz'e -  

bakıp üşüdüğün pencere annendi

saldırırdın ateşin yanında bekleyene
uzaktan elini yakma korkusuyla

kahvaltının öpüşmenin yıkanmanın
yazıyla teyellenmiş ritüelini giyemedik
törenleri hep içimizden seyrettik
isterik bir kahkahayla ters yüz ederken
oyun gibi parlak astarı

ritim tutarken vaatsiz ve vücutsuz
tırnaklarımızla çizilmişti porte tenimize

bak su toplamış parmak uçların
artık heyecanla ölü doğar çocuğumuz

Kasım 1996 - Ocak 2005


Friday, December 31, 2004

Bugün yılbaşı... New Year's Resolutions listesi hazırlama günü...
"Yalnızca sevdiğimiz şeyler bizimle birlikte değişirler ve sadece değiştikleri için, hayatımızın zenginlikleri olarak bizimle birlikte yaşarlar." - A. H. Tanpınar -

"Herkes zaman zaman etrafını saran kainata bakarak merak eder, şaşırır, "Allah Allah!" der, sorar, sonra sorusunu unutur, işine bakar. Esrariler işte bu anın esrarına takılıp kalanlardır. O anı herkes unutur, Esrariler unutmaz. "Varoluşun esrarını çözmek" mi dediniz, asla, Esrari bunu çözemeyeceğini bilir. Ama o gördüğünü unutmayı hiç istemez. O görülen esrarın sessiz bir parçası olabilmek, budur Esrarileri Esrari yapan, yani esrarda ısrar." - Ahmet Güntan -

"Kader gibi sessizce gelip yerleşen" 2005 yılının, yeterli miktarda mutluluk ve heyecan getirmesini diliyorum... :)

ses

vahşi güzelin ününe dokunduğumda
yabancı evlere girer gibi gizlice
ah şarkı söyleyebilsem oturarak
çöken yeni yapıların sesiyle

kötü tohumlar atıldı suya
reddedilmek için seçtiğim teni
görüntünü
elimden gelen güzelliği sakladım
yakışıklı oldum güzel oldum
arkamda sandığımdan çok iz
yarın olmayacaksan hakkım var sana

refleks çevikliğiyle saldırırken
geçse bu gençlik çağım diye
mavi gözlerin maviyseler eğer
içime giremezler
öldürmeye ya da sevmeye
hazır değilimdir
henüz seni kabul etmeye
zaman hızlı aksın istiyorsan
konuştur beni yeter
dikkat ses veriyorum

Kasım 1996


Thursday, December 30, 2004

Sultanahmet'in efsanevi figürü Hippiler Kraliçesi Perihan öldüğünde, mezarının başında üç kutsal kitaptan pasajlar ve Halil Cibran'dan şiirler okunmuş... (ilk fırsatta Perihan'ın güzel bir fotoğrafını da koyacağım buraya)...

Halil Cibran

Perihan şu anda Yedikule Mezarlığı'nda yatıyor... İzmir'de 16 yaşındayken evinden kaçıp nafileliğin güzelliğine yelken açan bir genç kız...


Thursday, December 30, 2004

Bir türlü tam beceremesem de, on beş yıldır Yunanca öğrenmeye ilgi duyuyorum... "Türkçe'ye Yerleşmiş Yabancı Kökenli Sözcükler Sözlüğü" diye bir kitap bulmuştum Beyoğlu'ndaki Hachette'in indirimliler sepetinde, ta 1987 yılında... Oturup bunun içindeki Yunanca kelimeleri ayıkladığımı ve neredeyse 2.000 kelimelik bir liste hazırladığımı hatırlıyorum...
Tabii şimdi başka bir sürü insan uğraşıyor böyle şeylerle: bkz. Türkçe ve Yunanca Ortak Sözcükler...
Ev yapımı o acayip listeden altı yıl sonra Kaş'ta uzun bir kış tatili yaparken, bir zamanlar Avusturya cumhurbaşkanlığına aday olmuş eski süzme aristokrat, yeni Budist emeklisi Alexander Wahl'in dolduruşuyla, "Griechisch Grammatik für Deutsche" diye bir kitap getirttim İsviçre'den...
Her cuma günü Kaş'ta semt pazarı kuruluyordu ve Meis adasının halkı, motorlu sandalına atladığı gibi serbestçe gelip beyaz peynir, domates, fasulye vs. aldıktan sonra geri dönüyordu... Ve Yunanca beni çağırıyordu...
Bugün geldiğim nokta ise şudur:



Kendime hayatta başarılar diliyorum...:)


Thursday, December 30, 2004

empati

bakışlar eskitir yorar aynaları

bakıp beni gördüğünde
bildiğin sözcüklerle anlattın hayatı
çaban yalnız kalmamak içindi

bir şey beklememeyi öğrendiğimde
başı sonu belli anılarım kaldı elimde
umudum aynamdaki o lekede

Ekim 1997


Wednesday, December 29, 2004

Bir süredir, "korkuyu farklı seviyelerde algılamak" üzerine düşünüyorum... Bir de "beklenti ve heyecan yönetimi" meselesi üzerine... Tabii ki asıl amaç, bunları "entropi ve istek ilişkisi" başlığına bağlamak... Bunun yolu da yeniden Özer Kabaş mesaisinden geçiyor... Bakalım, zor bir iş olacak, ama iyi ki çok önceden başlamışım ve yolu yarılamışım...:)

yaralı atın vasiyeti

on parmağında on marifet deliyim
yoksa halime nasıl güleyim
oturmayı kalkmayı susmayı bilir gibi
ceplerimde mütevazı ilkelerim
ak saçlı bir bozkırkurdudur elim
korku kemirirken ruhun fazlalarını
hiç acımazdı savaş yaralarım
müdahale kabiliyetinden mütevellit
matematik problemiyse ümit
hezeyan heyecan heyelanlar dilimde
yaralı atın dik bakışları gözlerimde

ebediyete intikal günüm gelecek
kimilerine yasımı tutmak düşecek


Ekim 1999 - Mayıs 2000


Wednesday, December 29, 2004

Yaklaşık altı yıldır takip ettiğim iyi bir blog örneği var: Alamut...
Yazarı, nerdeyse yirmi yıldır Hollanda'da yaşayan, aslen Vancouver'lı bir VCD öğretim üyesi...
İlgi alanlarını "her şey" olarak tarif ediyor... Geçen cumartesi günü, minarelerdeki hoparlörler hakkında bir şeyler alıntılamış bir kitaptan...Aynen aktarıyorum:

"(The prophet) "ordered Bilal to climb to the city's highest roof and shout the call to prayer. The invitation reached as far but no farther than the voice of a man. The first record that a special tower was used habitually for that purpose dates from 903. However, it was not yet a minaret especially built for the purpose, but a preexisting watchtower on the ramparts of the city (...)
"The belltower is in the service of a metal tool and not, as in the case of the minaret, at the service of the human voice. A mechanically produced sound unites the parishioners. Mohammed, who was also an iconoclast, defined the size of the community by the reach of the muezzin's shouts."
Ivan Ilitch, The Loudspeaker in the Tower"




Bundan yirmi yıl kadar önce, Yalçın Küçük'ün heyecanlı ve acemi takipçilerindendim, yani onun henüz delirmediği günlerde... Henüz ben de o günlerde Bazı gerçekleri de sadece deliler sayesinde öğrenebiliz!" diyemiyordum...:)

Onun Toplumsal Kurtuluş dergisinde, "Birgün minarelerdeki hoparlörleri sökeceğiz ve dileyenlere ezan saatlerini telefonla haber veren bir sistem kuracağız, iktidara geldiğimizde!" diye yazdığını hatırlıyorum... :)


Tuesday, December 28, 2004

Bugün nihayet Istanbul Modern'e gittim (Yılmaz Aysan'la karşılaştım yıllar sonra)... Ve resimler, kütüphane ve duvar yazıları arasında dolaşınca epey, biraz dumur oldum...
Sunduğu imkanları tam olarak içime sindirebilmem için sanırım birkaç tur daha düzenlemeliyim: Girişte hemen soldaki Burhan Uygur resmi "Kapı" gitmiyor gözümün önünden, bir de Mustafa Horasan'ınki, bir de "Sevene sebebi, sevmeyene niyeti sorulmaz" isimli Hüseyin Ertunç resmi...
Tabii ki daha çok şey var anlatacak...


davet

nasıl bir ses çağırıyorsa seni
bildik konuşmalardan süzülmüş mimiklerle
yeni bir dili gönüllü yaratmaya
git otur yerine gözlerinde uzun hikayelerle
yenilirken saldığın güçle gülümseyeyim

gizli bir dürüstlük bile kalmasın aramızda
gümüşten kalbini gümüşten aklını
sevemem henüz
tüm içtenliğinle küçük düşmeni

kibrimi nasıl beslerim bir başıma
peşimi bırakma sakın
mutlaka saçlarımı örmeyi öğren
kırık dökük cümlelerle de olsa

biliyordum beni bulacağınızı
iyilerin aptallığı ilan edildiğinde
biriniz figüranlıktan terfi edecek
bir kedi kanatacak gülümsememi

kırık ve keskin uçlar bırakıyorum masana
bak gönülçelen ellerimle nasıl da dokunmadım sana

Kasım 1996


Monday, December 27, 2004

Son sekiz yılın elekten düşmemiş kalıntılarını yeniden masaya yatırmakla meşgulüm birkaç aydır... "Cultural Studies" anlattığım günlerde ders notu olarak yazdıklarımı çıkardım tozlu raflardan, gündemle buluşturmaya çalışıp koydum Istanbul Metblogs'a geçen haftalarda...
İnandırılmış çaresizlik algılaması, aile içi şiddet, sokaktaki hoşgörüsüzlük, kendini hak ettiğinden daha fazla önemsemek vs. ilk yazılar oldu...
Terry Eagleton takviyesiyle şenlenecek yeni günler, bakalım nelere gebe...


bıçak

bardaklar dolusu hüzün taşıdığında hayalperest edanla
heyecan alırdım yeşil yemişler karşılığında
soluk fotoğrafı soluksuz sevişmenin
bilerek düştü kucağıma
rüzgarın yüzümde keskin bıçak
oturdum yeşil koltuğa kanayarak
çaktırmadan biliyorum yine aynı son yaşanacak

pişmanlık duysan da kulaklarında
o mesaj seni mutlu edemez
uyum çıkarıldı kaderinden
aradığın şey yok burada

uygun yanıtları anımsadığımda
soğuk tutarsız bir merdivende
alelacele düşer cebimdeki bıçak

Şubat 1997


Saturday, December 25, 2004

çakalları anlamak

sezdiğin tuzaklardan sıyrılıp zekice
savaşırsın oturarak sessizce
yaşayabileyim derken yapılan kötülüklerle
ki onlar öldürsen bile karşına çıkarlar
yenilip yenilip yeniden saldırırlar sinsice

ah kan ağladığım o mecburiyetlerin
kazanılmış iyi niyetin kurdu mecburiyetlerin

önünü görmeden yürüyebilme rahatlığıyla
güzel diye-bil-diklerinle belirlenirdi yörüngemiz
sohbetin kesmediğinde sokakta kalır
el yapımı deneyimler yaşardık
anlamamak hangi mertliğe sığardı o zaman
korunan mesafeler planlı yakınlaşmalar
karşılıklı geçerdi ayrı yerlerdeki akıllardan
soğuk bir nefes gibi sızar içime yaralarımdan
boğazıma sarılan dostun ellerinden uzakta
irkilip evimde ürküp ağlardım

her nüksettiğinde konuşma hastalığın
hazırdı özürlerin
kent fatihi casus edandan emin
kelimelerin de kokabileceğini öğrettin
açık kapıların ömrü acıklı geçerdi seninle
inandın yakalanmayan her suçlunun masumiyetine

birgün ziynetlerini sattın sonuna geldin güzergahın

ezberci rahatlığıyla boğazını kesivermeden önce
hamile sözcüklerle nazikçe konuştum seninle

Ekim 1999


Thursday, December 23, 2004

Elif Şafak'ın Mahrem romanında rastlamıştım şu güzel cümleye:
"Kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu peki insan?"...

Belirli bir andaki isteklerini unutup iradeni başka bir şeye, başka bir boyuta shift edebildiğin müddetçe, daha uzun vadede kendinden memnun olma ve başkaları tarafından istenme şansın artıyor... Bir tür "konsantrasyonda zapping" bu... Zamansız istekleriyle can sıkan birisi olmak yerine, en kötü ihtimal, vurulmadan kendiliğinden uzaklaşabilen bir yaralı at olmak lazım!..


Her şeyin başı, konsantrasyon sıçramalarını bir düzene oturtabilmek ve mücadele ettiğin isteklerinle kendi arana mesafe koyabilmek: Şehir hayatına karışmış bir dervişin gündelik meditasyonundan bahsediyorum... Sonumuzun Hallac-ı Mansur gibi olmaması tabii ki en büyük dileğimiz...:)

Mevlana, onun hakkında şunu demiş: "Onun söyledikleri bizim söylediklerimiz yanında çok hafif kalır; fakat biz sır tutmasını bildik ve kurtulduk."

Bazı insanlar ilişkilerde nereye kadar gidebileceklerini öğrenmek için "cahil cesaretine" başvuruyorlar ve gözümde "sosyal çakal" durumuna düşüyorlar haliyle...
İlerlemeyi istemek iyi de, geçmişin kefaretini ödemeyince ya da geleceğin sorumluluğunu almayınca, olmuyor, olamıyor...

Marlon Brando bir söyleşide demiş ki: "Oyuncunun en büyük sorumluluğu, sahneye çıkınca seyircisini sıkmamaktır."
Tamam, beğenilmemek ya da yenilmek, dünyanın sonu değil. Samimiyetsizlik ve "durumu idare etmek", birçok insanın adil gördüğü, kendine yakıştırdığı varoluş biçimi.
Şu anda altını çizmek istediğim şey, yenildiğini kabul edebilme ve ileriye bakabilme cesareti... Bunu önemsiyorum işte...


gittiği yere kadar

son günlerde kimleri çıplak dinledim
söyleyebilsem burada olmazdım
tükenirken hayatta kalma enerjim
haz ve elem arenasında silahsızım
dil sürçmelerinde şakalarda yazdıklarımda
vücudun kimyası ile kapıştığımda
ele veriyor kendini vahşi benliğim

akıl tanımaz pis bir oyunda
ısrarlı duygularımın anası bilincim
sözcükleri yeniden örgütledim
dış dünyadan ve zamandan kopup
eski sevgilimi ölüm haberi gibi dinledim

uzk gülümsemesi öpüşme ıslaklığı
soruları düşen canbaz yakınlığı

Aralık 1996


Tuesday, December 21, 2004

Cemal Süreya demiş ki, "Onca kitap okudum ve sonunda anladım, her kitaba resim lazım."

Şiir, kimine müzik kimine de sinema biçiminde gelir, bunu biliyorum... Aslolan, kırılmaya mahkum en az bir ritim tutturabilmek olduğuna göre, bu sipariş edilmemiş kurgunun yapı taşı kelimelerin sesi de olabilir, görüntüleri de...


violet dancer

düşman kardeş

gözlerim kararır alımlı göklerinde
ne bakışlarım ne dilimdeki söz elverdiğinde
ilk duvara silerdim elimde eriyen gecenin izlerini
böyle anlarda sevdim kendimi
dünyanın zirvesindeki uykuya yumuşak iniş yapana değin

ayakta kalmak ne zormuş diye inler
bir küçücük tanrıcık gibi titrerdin
düşman kardeşin seçtiğin korkular
ilk kez kaçırdığın gözlerinde meşrulaştılar

gençlik günlerimizi hatırladım birden
odamda boğulmayan adamın son dileği
teras gülünün damdaki kediye aşkı

kimse bizden cesur değilken tutulmuştum sana
gençliğime gün biçen cansuyumdan içen
bedel olması umuduyla beslediğim
vahşi hayvan misali gönlümde

dokunduğumda yarına dair yalanlarına
iz bırakmayan bir elveda gibi resmin yer aldı duvarımda

solumayı öğrenen ölü asaletiyle
geceler kurban almaya devam ediyor şimdi

Kasım 1996


Monday, December 20, 2004

Birkaç haftadır şu "Ece Ayhan'a birtakım arkadaşlarınca atılan kazık / hastane ve yardım için toplanan paranın iç edilmesi iddiası" meselesini kafamda çevirip duruyordum...
Leyla Erbil'in "geceyazısı"ndaki saldırısı/dalaşması çok seviyesiz, çok mahalle ağzı... Referans olarak almıyorum...

Kim benimle arkadaşlık edebilir, kim?

Ece'yi birinci elden tanıyan, üç yıl kadar ona evinde oda vermiş birisini buldum ben de; bizim Simurg İbo... Netice itibariyle, "Ece hiç yalan söylemezdi... Bir iddiada ısrar ediyorsa düşünmek gerekir" gibi bir yorum yaptı İbrahim... "Yalan söylemektense, susmayı tercih edecek adamlardam biriymiş gibi bir izlenime sahibim ben de." diyebildim, katalitik soba başında ayakta çay içerken...

Söz Mustafa Irgat'a geldi; ölümünden birkaç ay önce, Express'e uğradığı sıralarda tanışmıştım... Yeşil siyah ağırlıklı patetik resimleriyle basılmış bir takvim hatırlıyorum hayal meyal derginin duvarında... İbo "Anladım ki, bu hayatta hiçbir şeyi çok fazla takmayacaksın; Mustafa annesi için çok üzülüyordu." dedi... Sustum...


dilek


bir zamane korsanı olmalıyım
tanımadığı kadınlara dokunabilen

kim takar beni ormanda
adımı işimi geleceğimi
ne kadar az şeyi değiştirir
düşe yatmak dış sessiz tutarsız gecelerde

tutkunun devamı gelmediğinde kan arar
zamanla susar aklın kederin peşinde
yasaklar kınar kanarsın
ölmek hangi mertliğe sığar o zaman

ne sihirli bir cümledir ah
bir şeyler olsun bu gece

Aralık 1996


Saturday, December 18, 2004

Kendinden emin olmak, söylediklerinin ya da inandıklarının doğru olduğuna yemin edebilecek rahatlıkta olmak, kuşkusuz bir erdem; ayakların yere basıyorsa tabii ki...
Fakat bu eminlik duygusu sık sık rehavete dönüşüyor ve "kırılma noktaları" yaşamamızı sağlayacak güzel "cahil cesaretlerinden" mahrum ediyor bizi...
Ama önyargılarla mücadele etme yolunda, önceden planlayarak yapılabilecek pek fazla bir şey de yok galiba...


boğulmamak


sözleri yemin deliler kadar aşinayım derin coğrafyalarına
başladığımız yere düştüğümüz savaşlarımızda
her canlı gibi dahildim suya yazdığın yasalarına

dağıttım ortalığı başka tanrıların kavgalarında
sen evinde sus pus güzellik uykularında
dokununca boğazları bakınca nefesleri kesen
kör bıçak bir mektuptur yazıp denize attığım iyiliklerim

büyüdükten sonra bir gece yanına geleceğim sessizce

Aralık 1999


Friday, December 17, 2004

İnsanın saçlarından önce bakışlarının ağarabileceğini fark etmiştim sekiz yıl kadar önce... İki üç yıl geçmeden de, yelelerim gözlerimi takip ettiler tabii ki...:) Korkuları, başkalarından farklı seviyelerde algılamaya başlamakla ilgili bu... "Mutlak çaresizlik" ve "inandırılmış çaresizlik yanılsaması" arasındaki ilişki, daha çok su götürecek benim gündemimde...


hesaplaşma

hiçbir şey yeterince önemli değil
en mutlu an'a kuş kondurmak için
besliyorsan dönülebilir bir intiharı odanda

rastlantıların zorunlu kıldığı
   bir şeyin başlangıcı olmayan kopuşlardır
         ışıl ışıl kendinle
               kendinden beklemediğin kederle
                     dans ettiğin günler

birkaç yılın bitmeyen kaosunu anlatır
yeterince ağarmış çabuk bakışların
anlaşılmayan bir umutken sebebin
keskin dil sırtında yaralanıp
sorulur hesabı geçmiş uzaklıkların

yüzün ellerinin arasında
önemsiz sevinçlere dokunma kuyruğunda

Kasım 1996


Tuesday, December 14, 2004

1999 yılı, ciddi karamsar ve tehlikeli bir dönemidir hayatımın... Kötü niyetle yüzleştim ve savunmaya geçmek yerine saldırganlaştım, en iyi savunma budur, zihniyetiyle...
Her türlü vasatlık ve cahillik belirtisini hedef seçiyordum gücüm yettiğince...

Tabii ki uzun sürmedi bu kaos, süremezdi de... Nedenini, nasılını daha önce yazdım buraya...:)

Işık görmemiş etil alkol solüsyonuna yatırılıp bekletilmiş o günler olgunlaştılar ve yeniden piyasaya çıkmanın yollarını aramaya başladılar: "Dikene takılmış" hatıralarına saygı duyuyorum bugün...

kırlangıç

içi tetikte dışı suskun günlerde
taşıdığın sahte adlar kitap harfleriyle
parmak izlerin sustalı bıçakla yazılacak
virangönüller kıraathanesinde
sözün bittiği yerde başlar hareket ve hakaret

derinde ellerin titrerken umursamadan
yasaklayarak yaşayanlardan da olmadan
alışıyor zamanla seviyorsun çaresizliğini
dikene takılmış kırlangıç misali

Ekim 1999


Monday, December 13, 2004

Yedi yıl önce, Eskişehirli tatlı sürpriz "Gazoz"un sahibinden ayrılma dönemlerimde, haliyle beynim teyakkuz halindeydi yine... Sonunun hiç gelmemesini dilediğim arınmalardan biri daha, kayıtlara şöyle geçti:

katarsis

esaretlerin toplamından sıyrıldım yüz akıyla
karda yürüyüp şiddete duyurmadan
gücümü kullandım zekice ve sinsice
eşleştiğim saldırı sefam oldu elimde
üstüm başım son model yara bere

evimde panik halinde yaşanır nadir aşklar
on yılın özetiyle canlanan bir duvar
ve işte tekrar doyasıya istikrar

Aralık 1997


Geçenlerde yeniden karşılaştığımızda metroda, aramızda şu konuşma geçti:
- "İkimiz de çok acı çektik o günlerde!"
- "Eee, normaldi, inanılmaz derecede eşitsizlik ve iletişimsizlik vardı..."

Bugün biraz daha iyi biliyorum, kimim ve ne değilim... Sevmeyi öğrenmeye calıştığım durum ise, basit ve güzel: "üstüm başım son model yara bere"...:)


Tuesday, November 23, 2004

Son günlerde okuduğum Ece Ayhan'ın İlhan Berk'e mektupları "Hoşçakal - YKY" beni acayip etkiledi, etkiliyor, etkileyecektir... Orada bahsi geçen "1977 yılında Ece Ayhan'a arkadaşlarının attığı kazık" meselesini öğrenmek için iyice, dün akşam Ahmet Eken ve Ümit Bayazoğlu ile konuştum... Keşke İzzet Yasar'a da ulaşabilseydim, Yorum Ajans'ta çalışırken yeterli derecede muhabbeti koyultma şansım olmadı, olamadı, olmamıştır...:)

Her neyse, Ece Ayhan ile uğraşmaya devam edeceğim...


Thursday, November 18, 2004

Bundan sekiz yıl öncesiydi, gayet net hatırlıyorum... Pia denilen yerde çalışan Gül diye bir kadına fena halde platonik tutulmuştum... Ellerine daha çok; erkeksi, güçlü ellerine ve uzun siyah saçlarına tutulmuştum... Akşamlar geçirdim onu seyrederek ve bir kırılma noktası yaşandı, ismi de "akşam sefası" oldu, kişisel tarihime geçti...


akşam sefası

kötü olmak hallerimden biridir yaşanabilir
kimseye aşık olmayan çıplak sesimle
önünde eğilip beğeniyorum seni
akşamı yavaşlatılmış ölümle
tüketmekten başka yol kalmıyor
dilim düşlerime dönmediğinde


masaya yığılmak tek kişilik bir oyunsa
hoşuma gidiyor yalanlarım
kendimle sevişip beğeniyorum seni
gülme birlikte gidelim diyemediğim için
güzelliğimle kaplıyorum sesimi vücudunu
yakan çıplak şeyler yapıyorum


ilgisiz anlarda anımsayıp gül
dün akşam inan yalanlarıma


Ekim 1996


Tuesday, November 16, 2004

Yeterince yetişkin olduğuma inandığım günlerden birinde yeniden okuduğum "Küçük Prens" yazdırmıştı bana "çöldeki prens" meselini. Masal gibi bir mesel... Kimler beğendi ve kimler unuttu bunu, tek tek hatırlıyorum, ne güzel...

iyi niyetli zehirli yılan

çöldeki prens

göç etmeyen yabani kuşlar misali
rüzgarda sürüklenirdi kökleri olmayanlar
uzun zamandır tek eğlencendi bana inanmamak
kafan karıştığında refleksleşir gafletler
en güzel su hayalini sen içerdin içindeki çöllerde
içtiğin su akardı mektubundan yüreğime
çölünü güzel kılan aradığım kuyuyu gizliyor olmasıydı

baktığım her şey birgün öleceğime kanıt
beni reddeden şey bir basit yanıttı
sorularım gizli aşk davetleri

ve içimde ayışığında altın gibi parlayan
iyi niyetli zehirli yılan
tüm bilmeceleri çözerdi

oysa olmamalıydı, hani gitmiştin artık
bir yere doğru giderken, durduğun yerden mutlu
neredeyiz diyerek nereden geldiğimizi sorardın
çok korkar kendimi burada bulurdum

hep gündüz olurdu sen istediğin sürece
oysa ben talihsizliklerimin ciddiye alınmasını isterdim

şimdi bir hikayeyle ödüyorum geçmişimizin bedelini
"sanırım yalnızca senin gülen yıldızların olacak"
anlamışsındır, ölmüşüm gibi yapıp ölmeyeceğim
deliler gibi merak ediyorum
şimdi nasılsın?


Temmuz 1997 - Haziran 2004

Sonraları, nasıl cesaret ettiysem, İngilizce'ye çevirmeyi bile denedim bu şiiri, acemice...



prince in the desert


those unentrenched were to drift in the wind,
like birds of prey that defy migration.
for it was long your only amusement to not believe me.
were you to quench that fanciest of illusions in implicit deserts,
through a certain letter irrigating my heart,
with reflex imprudences in times of perplexity.
it was my desperately sought well that begat your desert
surrounded by memento mori and the answer that defies me.
a benevolent poisonous snake shining gold in moonlight
was to solve all riddles inside me.
it should not have been though,
that you were destined to be gone.
simply i would expect my misfortunes to be taken seriously...
...


Tuesday, November 9, 2004

Önemli olan, hedefe ulaşmak için kararlı bir şekilde gayret sarfetmek!.. Tasarımla uğraşacaksam mesela ileride, şimdiden bolca kurşunkalem tüketmem ve elimi, desenimi açmam gerekiyor...

"Ancak geçmişteki kıyımların kefaretini ödemiş bir insan bugününe sahip çıkabilir."
- Walter Benjamin -

Wunderm.'da bir yıl boyunca bana teklif edilen / yakıştırılan rolü beğenmedim (hem sosyal hem de profesyonel rolü). Olay budur: Tepki verdim!

Nişantaşı'nda neredeyse bir yıl çalıştım, hiçbir sanat galerisine, sergiye gitmedim. Öküzüm ben ya!..

KİTAP: "Hep Yuvaya Dönmek", Ursula LeGuinn
"Hırsızın Günlüğü", Jean Genet. - Ayrıntı Yayınları...


Monday, November 8, 2004

Eşitsizlik ve nafileliği bir arada yaşamayı yeni yeni öğrendiğim bunu henüz içime sindiremediğim günlerdi; "adalet" istiyordum insanlardan, henüz kötü niyetli davetlerle tanışmamıştım sanırım....

adalet

yoktan tutku yaratmaya yelteninceye dek
marifetindi daha iyi yenilmek
gönlün aklına diş geçiremediğinde
ölümden muaf Habil - Kabil misali
hayatının geciktirdiği mükemmel
beklerdi seni inmediğin duraklarda


koşullara bağlı zorunluluğu haksız çıkaran sen
annesine güvenmeyen çocuk gibi
hızlı yüz ifadelerinle ele verirdin kendini
seni eğlendirebildikçe sevdim kendimi


kapıldığımız müzik cümlesinde
önlenemezdi davetkar bakışların gafleti

kanıtlanamayacak bir teorinin cazibesi
neyi iyileştirdiğini unutmuş bir ilaç
ya da bulamadığım şey olabilirdin
şimdi biliyorum neyim ve ne değilim

adalet adalet diye bağırdığında yenilenler
ilk çocuğumuz olsun heyecan


Ocak 1998


Friday, November 5, 2004

Saçlarım uzarken, vücudum da ayağa kalkmalı; omuzlarım, duruşum, "eğilmişlikten, çökmüşlükten" kurtulmalı...

İlginç bir haber olarak, MetBlogs Istanbul sitesinde yazmaya başladım... Umarım ilginç yazılarla besleyebilirim haftada bir gibi sıklıkla...:)


Saturday, October 23, 2004

İşsizlikten yakınanların çoğunluğu, gerçek olmayan mazeretler yani bahaneler yaratıp sorumluluk almama konusunda uzmanlar...

Allahtan, bu uzmanlıklarını icra ettiklerinde, aileleri ve (salak) dostları dışında kimse para vermiyor onlara!

İnsanlar hiçbir başarısızlığı kendi üstlerine almıyorlar...

"The Delicate Art of Self-Promotion" meselesini, yani kendi yeteneklerimi satma meselesini ciddiye almalıyım; daha fazla rekabetçi, daha fazla iddialı ve kararlı davranmalıyım...

Belki de benim kırk yıl düzgün odun kesmem gerekiyor, taa ki, yağmur bana yerden yağana kadar!


Friday, October 8, 2004

"Senin bana ihtiyacın olduğu kadar, benim de sana ihtiyacım olduğunu anlamıyorsun, değil mi?"

- Bir Kadının Yakınması -

"Hanımın bir huyunu beğenmezsen, beğendiğin huylarına bak."

- Peygamber -

"Seninle yeniden görüşmek mi, yeniden arkadaş olmak mı? Nedir bu? Korku filmi mi? Kabuslar geri mi dönecek yani?"

- Aydın U., virtually -

resen: kendi başına, bağımsız olarak, kendiliğinden.

"Mud in your face / big disgrace / somebody better put you back in your place..."

Freud'dan tıkananlar, yapısalcı psikanalize yönelip Lacan ile buluşuyorlar: H. B. Kahraman ve Slovav Jijek mesela!.. Fakat post-kolonial çalışmaların Lacan'a getirdiiği eleştirileri de gözden ırak tutmamak gerekiyor...

20. yy düşüncesi gelip "Ötekini anlamak, ötekini tanımak" noktasında düğümlendi!?... Fakat Freud'un ve Lacan'ın yaklaşımı, bir yolunu bulup ötekini yeniden normal'e getirmek ve onu, kendisini değerlendiren özneyle eşitlemek çabası... İşte buraya kurukafa işareti koyuyorum!

[LEYLA ERBİL'e saygılarla] "Normal"de ve "eşitlikte" buluşmanın reddiyesi, önemli...


Wednesday, October 6, 2004

Hiç kimsenin beni örnek almasını ya da benim gibi davranmasını beklememeliyim!.. Katalavis, adamım?..

KİTAP: "Bir Karakter Yaratmak" - Konstantin Stanislavski-

"Erkekçe olsun isterim / Dostluk da / Düşmanlık da / Hiçbiri olmaz halbuki." - Ahmed Arif -

Radikal'e göndermeyi planladığım yazılar, sonradan kitaplaştırılabilir sekanslar şeklinde olmalı! "Bilgi Korkusu ve Etkileşim Tasarımı" ilk yazı için iyi midir, nedir?

"Anladım ki, her kitapta resim olmalıdır." - Cemal Süreya -

Algoritma meselesini, sosyal ve psikolojik davranışlarımızın / behavior'larımızın akış şemasını nasıl ele alabilirim?

[M.I.T. Media Lab - Judith Donath başkanlığındaki "Sociable Media" olayına takılmalıyım ufaktan...]

Bir şeyin değerini bilebilmek için aynı anda ya da tez elden başka şeyleri de önemseyebilmek gerekiyor...


Wednesday, October 6, 2004

Gri defteri yavaş yavaş buraya aktarmanın zamanı geliyor... Herkes için iyi olacak...


Tuesday, March 25, 2003

Bugün 37 yılı tükettim... Ödünç alınmış hayatımın ise sadece dört yılı yaşanmış durumda...


Wednesday, March 12, 2003

arkamı seyrettiğim aynada belki döndüğünde inandıklarım tersine vazgeçebildiğimiz ayrıcalıklar kadar ilerleyebilirdik seninle sıfır noktalarında yetişemezken hiç mecburi unutmalara beni mecbur kılan büyücünün gücüyle yaşamalıydım sıcak yerlerinde çoktan doymuş eğlenmiş öpüşmüştük sıramız geldiğinde sayfa çevrilmeliydi artık sanki umut görmüşüz gibi ipin ucu kaçtığında uyandım rüyalardan tutulmayacak vaatlerin pazar yeri mezarlıklarda esamesi okunmayan benliğimle bakarken ağaçlara iki kişinin biraradalığıyla anlam kazanan espasta yılların meselini paylaşmanın utancıyla üzülüp yeni ve güzel şeyler şansı vererek yenildim sana ...:)


Friday, February 7, 2003

Aslolan, kendini bir başkasına beğendirebilmek ve ilgiyi canlı tutabilmektir... Gerisi hikaye, ne kadar savunma mekanizması uydursan da beyhude... Enseyi karartmamak lazım...:)


Friday, January 31, 2003

Rasyonel olmak, duygusal-sosyal ihtiyaçlarımın en azından bazılarından vazgeçmek, kendi kendime dikkat etmek ve sorumluluklarımı kabul etmek yolundaki gayretimin yarattığı huzursuzluk ve gerilim, adam gibi bir adam olmak için ödemem gereken bedelmiş sanırım.
Bugün bunu öğrendim hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranan çiçeklerden...

Vicdanımın karmaşıklıkları yüzünden, dışarıdaki bireysel rekabetten uzak duran bir korkağım. Üstüne üstlük, Kral Lear'ın küçük kızı Cordelia'dan daha kararsızım...


Thursday, January 30, 2003

Gözlerime bakınca aynada uzun uzun, gördüğümün resmidir:

İki karşıt deneyim biçimini aynı anda yaşarken hissedilen karışıklık ve kararsızlıktan kurtulabilmek için yol ararken, elini meşgul edecek kadar anlam yüklememelisin aynadakilekeye... Uzaklaş ve resmin tamamına bak...


Wednesday, January 29, 2003

A literate Panda bear walks into a bar, sits down at a table and orders a beer and a double cheeseburger. After the Panda finishes eating, he wipes his mouth, pulls out a pistol and tears the place apart with gunfire. Patrons scatter and dive under chairs and tables as the bear disappears out the door. After making sure that no one is hurt, the bartender races outside and calls after the bear, "What the hell did you do that for?" The bear calls back, "I'm a Panda bear. Look it up in the dictionary." The bartender returns and pulls out his dictionary. panda, Pan"da, n. (Zo["o]l.) A small Asiatic mammal (Ailurus fulgens) having fine soft fur. It is related to the bears, and inhabits the mountains of Northern India. Eats shoots and leaves.
(son cümle = "Filizleri ve yaprakları yer.") ...


Friday, January 24, 2003

Biraz yavaş da olsa, alışkanlıklarımın değiştiğini görüyorum. "Back to Basics" planı, nereye varacağını bilemeyen su masumiyetiyle akıyor okuduklarımdan yüreğime... "Neden olmasın?" diyebilme esnekliğini kazanma yollarını düşünürken, bir yandan da şu anda boyumu aşan isteklerimin yanılsamalarıyla idare ederek, yorgun argın yuvarlanıp gidiyorum...


Thursday, November 21, 2002

Hiç alışkın olmadığım kadar çok kahve içmeye başladım akşamları. Daha uzun süreli, kalın bağlantılı cümleler yazmamı sağlayan yeni bir adet...
Eski zamanlardan bugüne ağır bir yük gibi taşınmış bir sürü yanlış cümle var kafamda: Demek ki yeni diller öğrenmek zorundayım her anlamda, yeni dil oyunları...
Uzun süre önce çıktığım yolculuktaki kazalarım yan yollardan dolaştırdığı için beni, derine ya da yukarı pek inemeden geniş coğrafyalar tanıdım, türünün Kafka’yı hiç okumamış örneği küçücük bir böcek gibi...


Thursday, October 24, 2002

Kimi zaman tüm planlarını ve hayallerini bir çırpıda gerçekleştirmek istersin. Sanki sana verilmiş bir hazırlık süresinin son günüdür ve sahneye çıkmak için acele etmekten başka da çıkar yolun yoktur. Kimi zaman da kalkmak bile istemezsin dünyanın zirvesindeki uykundan... Şimdi seni bekleyenleri kaçırsan bile, her zaman şovunu merak edecek yeni seyirciler bulabileceğine inanırsın...


Tuesday, October 15, 2002

Normalde hayatta işim olmayacak bir hakiki sarışınla iki küsur saat boyunca sıkılmadan aynı masada oturabilmek için harcanmış fuzuli çabanın haklı yorgunluğuyla uyandım bu sabah...

Başkalarından haberdar olmak, özlediğim bir şey aslında. Gündelik hayatın sürprizlerinden feedback'ler alarak yarına dair planlarımı güncellemek ve biraz daha fazla belirsizliğe tahammül etmeyi öğrenmek istiyorum...

Konsantrasyon eksikliği meselesinin üzerine gitmezsem, o benim üzerimden geçip gidecek galiba...


Monday, October 14, 2002

Basit zevklerle dolu bir haftasonuydu... Kaktüs'te denize açılmayı denedim, sesimi çok sonra ruhunun duyması dileğiyle...


Wednesday, October 9, 2002

Bahar temizliğini yılın hemen her mevsimine yaymakta fayda var.
Birkaç ay, potansiyel bir ilişki girişiminin geleceğine dair yorum yapmak ve her şeyin olacağına ya da olmayacağına varmasını sağlamak için yeterli bir süre...


Tuesday, October 8, 2002


Etkileşim tasarımı üzerine bir şeyler okuyorum bir süredir... "Dondurulmuş Konuşma" ile çıkılan yolculuğun devamı olarak...


Friday, October 4, 2002


Yeterince ilgi gösteremeden geride bıraktığım eski meraklarım kapımı çalıyorlar yeniden... Son bir buçuk yıldır yazdıklarımı arşivledim. Bir iki html sorununu çözdükten sonra onları da yeniden elden geçireceğim...
Zamanı ve enerjiyi iyi kullanma programı, kendine akacak yeni yataklar açmakta gecikmiyor aslında. Boğulmadan suyun üzerinde yürüyebilmek hoş olacak...


06.01 - 09.02

e-posta